Fütürizm Nedir? ve Marinetti ile Münakaşamız (Peyami Safa)


Fütürizm yalnız bir sanat hareketi değildir; her şeyi yıkmak ve yerine yenilerini koymak iddiasıyla havaya kalkan bu balta, bütün cemiyet müesseselerinin üstüne iniyor: Din, sanat, hukuk, ahlak...

Ben bu makalelerimi daha ziyade bedii sahaya inhisar ettirmek istiyorum. Esasen M. Marineti ile münakaşalarımız da bu hususiyeti haizdi; fakat bundan sonraki yazılarımın sırf bedii mevzuuna girmeden evvel, fütürizm hareketini umumi bir bakışla gözden geçireceğim ve bu makalemde, cüzleri izah etmeden evvel, cereyanın küllü üstünde biraz duracağım.

***

"Makine asrındayız, elektrik asrındayız, hizasındayız, fen asrındayız."

İşte, 1900'den beri her yerde, her gün tekrar edilen bu fikirler, 1909'da, fütürizm hareketini doğurmuştur. Bu cereyanı yapanlara göre, makine dünyada yepyeni bir devir açıyor ve yepyeni bir insan yaratıyor: Elektriğin harikaları, sanayiin apansızın inkişafı, cemiyet müesseseleri üstünde, herkesin ehemmiyetini iyice kavrayamadığı büyük bir tesir yapmaktadır ve bunun akıllara durgunluk verici, namütenahi neticelerini şimdiden kestirmek güçtür. "Le futurisme" ismindeki eserinde, Marinetti, insanın makine ile münasebetini şöyle izah ediyor: 

"Motorla insan arasında, bugün birçokları tarafından asla bilinmeyen ve yalnız çok açık fikirli insanlarca sezilen münasebeti kolaylaştırmak ve mükemmelleştirmek lazımdır. Böylece, sayısız beşeri değişiklikler olabileceğine inanıyoruz ve gülümsemeden beyan ediyoruz ki insan etinde kanatlar uyumaktadır."

Marinetti ve arkadaşlarının hülyasını kurdukları bu makineleşmiş insan, insandan ziyade makineye yakın ve dünün adamıyla ölçülürse "gayr-i beşeri ve mihaniki bir tip"tir.

İşte günden güne makinenin yaratmakta olduğu insan budur. Bu gayr-i beşeri ve makineleşmiş tip.


Trak tiki tak tak

 Makinalaşmak

 İstiyorum


Diyen Nazım Hikmet de, siyasi bazı fikir farkları düşünülmezse, bu noktada yirmi sene sonra Marinetti'ye iltihak etmiş demektir.

Bu gayr-i beşeri ve mihaniki insanın teşekkülünü hazırlamak için ne yapmak lazımdır?

Cevabı Marinetti'ye bırakalım:

"İnsanın tabiatta saklı ve bugün tamamıyla mahvedilmesi kabil olmayan sevgileri ve duyguları azaltmak. İstikbalin insanı, kalbini yalnız kan cevelanına mahsus bir alet derecesine indirecektir. Bugün öyle adamlara tesadüf ediyoruz ki hemen hemen kalpsiz ve aşksız, çelik renkli bir hava içinde yaşıyorlar. O tarzda hareket edelim ki bu örnek insanlar çoğalsınlar. Bu metin adamların geceleyin ziyaret edilecek müşfik metresleri yoktur, fakat bunlar sabahları aşıkane bir itina ile, fabrikalarının mükemmel harekete gelişini seyrederler."

Bunu yapacak en kudretli vasıtalardan bir de, bütün içtimai sınıflar üzerinde müthiş tesiri olan edebiyattır. İnsanın makineye yaklaşmasından çıkacak hukuki ve ahlaki neticeler ne olacaktır? Bırakalım, onu da Marinetti saysın.

"Böylece biz, yalnız kadın zevceye, kadın sevgiliye duyulan aşkın değil, ailenin esaslı bağı ve müstakbel insanın cüretkarane yaratılışına mani olan analık aşkının da kaybolduğunu göstereceğiz. 

İnsanlık, aile denilen bu maktelden, bu dar çerçeveden bir kere kurtulunca, hem ana, hem de çocuk aşkından vazgeçebilecektir."

Kadınla erkek arasındaki münasebetleri yemek içmek kadar basitleştiren bu nazariye, aşk ve kıskançlık gibi ihtirasların iştiha açıcı biberini beşeri sofraya koymak istemiyor. Fakat bunun için "Hissi ve aşıkane sarhoşluklardan nefret eden bugünün genç erkekleri, aşk hastalığına karşı tamamıyla muafiyet kazanarak, kendilerinde, her gün kalp ıstıraplarını imha etmelidir.

İşte mecazi manasıyla kalbin üstüne silah çeken fütürizm, sanatta çiçeğe, denize ve mehtaba, kadın ve erkek münasebetlerinde aşka, bütün romantik duygulara, ebediyet fikrine, hayat ve ölüm etrafında yapılan eski edebiyata ve bütün bu fikirlerin kaynağı olan dinlere düşmandır. Bunun için de, toptan, maziye düşmandır. Hatta yine Marinetti'nin tabiriyle "Seneyi değil, saati, ve dakikayı bile ilga etmelidir."

Hatıralarına esir olmayan bir insanlık.

Ve yine Marinetti diyor ki:

"En unutan, en âlim, en makineci ve en zengin millet galip gelecektir."

***

Yirmi üç seneden beri Avrupa üzerinde esen ve bazı akideleri sarsıp silkelediği halde, henüz hiçbirini kökünden sökemeyen fütürizm rüzgarının istikameti ve gayesi, kısaca, bunlardır. Umumiyetle iflası müşahade ve ilan edilen bu cereyanın estetik ve sanat tarihi bakımından kıymetini gelecek iyi yazımda izaha çalışacağım. 

M. Marinetti ile münakaşalarımız da son yazılarımın mevzuunu ve bu bahsin neticesini teşkil edecektir.


Gece yarısı. Çıt yok. Odanızda oturuyorsunuz ve sakinsiniz. Bir şey düşünüyor veya kitap okuyorsunuz. Birdenbire, bahçenizdeki ağaca yıldırım düşmüş gibi her tarafı sarsan bir gümbürtü kopuyor, pencereye koşuyorsunuz. Fakat daha müthiş bir gümbürtü kopuyor, pencerenizin camları kırılıyor, siz geriye kaçıyorsunuz. Biraz yakındaki evlerden birinin alevler içinde kaldığını görüyorsunuz, evinizin ahalisi yarı çıplak yataklarından fırlıyorlar, haykıraşarak odanıza doluyorlar, şaşırıyorsunuz ve hepsiyle beraber sokağa fırlıyorsunuz, yakınınızda bir infilak olduğunu anlıyorsunuz, kaçıyorsunuz ve uzaklarda bir dostunuzun evine sığınıyorsunuz.

Bu dehşet içinde iken o dostunuza felaketi nasıl anlatırsınız? Evvela çok hızlı; sonra oldukça intizamsız, bütün sözlerinizi ve cümlelerinizi takdim, tehir ederek; sonra birtakım ses taklitleri yaparak:

"Oturuyordum böyle, sessiz, derken bommm, gümmm, aman, hihh... Tüylerim ürperiyor hâlâ, tut elimi, değil mi? Şangır şungur azizim nasıl anlatayım, öyle bir gümbürtü ki... Pencere şurada şöyle... Bir hamle... Aman... Daha dehşet bommm, bommm, gümgür, gümbür... Camlar, adeta kırmızı bir koku, bir şey... A...yy! Ama...nn... Haykırışlar... Gökyüzünü bir görsen ilâh..."

Burada, hadise cereyan ederken dışarı âlemden aldığınız bütün tesirler, ihsaslar "sensations", ıttılalar ve idrakler "perceptions" doğrudan doğruya, vasıtasız ve olduğu gibi ifade edilmiştir. Evvela bunlar sıraya konmuş, tertip edilmiş, muntazam ve makul değildir. Çünkü bu nizamı temin edecek olan zihni ve akli melekelerimiz, muhakememiz araya girmemiştir. Adeta bir rüyada fikirlerin birbirini rabıtasız kovalaması gibi, yahut bir hastanın hezeyanlarındaki eksik, kopuk, adeta abuk sabuk sözler gibi yarım yamalak cümlelerle hadiseyi anlatıyorsunuz. Bütün kelimeleriniz "başıboş"tur. Cümlenin esaretinden kurtulmuştur. Demek ki, evvela, sözleriniz akli ve zihni müdahaleden âzadedir.

Sonra, ifadeniz taklitli seslerle doludur. Patlamaları, gürültüleri, haykırışları anlatmak için ihsaslarınızı kendi içinizde çınlıyan tabiî sesileriyle ifade ediyorsunuz. 

Ve nihayet, cümleleriniz tam olmadığı için, yani fail, fiil, meful, zarf, lahika, sıfat ve mevsuflar karışık ve eksik oldukları için, sözleriniz kısadır ve birbirini mitralyöz ateşi hızıyla takip eder.

İşte, fütürizm, dışarı alemden içimize dolan bütün tesirleri doğrudan doğruya ve olduğu gibi ifade etmek sanatıdır. Yani bu tesirler, aklımızın ve mantığımızın müdahalesi olmadan, otomatik bir makine gibi, kendi kendilerine harekete gelerek içimizden dışarı çıkmalıdırlar. Bunun için, fütürizm her şeyden evvel sanat eserlerinde, aklın ve zekanın düşmanıdır. Sanatkar dışarı âlemdeki hadiseleri hadesle "intuition" sezecek, onların tabiî canlılığını, ilk "dinamizm"ini bozmadan bütün karışıklığıyla, tertipsizliğiyle, hızıyla, canlılığı ve şiddetiyle ifade edecektir. Çünkü dışarıdan aldığımız tesiri ve kuvvetli bir duyguyu akıl ve zeka mermerinin üstünde nizama ve tertibe sokmak istersek, o tesirin ve duygunun harı gider, alev söner ve yalnız kömürü kalır. Bunun için, fütürizm, edebiyattan evvela "sarf ve nahiv" denilen inzibat memurunu kovmak istiyor: Kelimeleri başıboş bırakınız, onlar istedikleri gibi ve kendi kendilerine canlansınlar, harekete gelsinler, onları "sarf ve nahiv" vasıtasıyla yakalarından tutarak bir tabur haline getirmeyiniz, çünkü hepsini sun'i bir inzibat halinde cansız kalıplara dündürürsünüz, diyor.

Fütürist sanat, ruhun tabanca gibi patlamasıdır, için dışarıya bir anda boşalmasıdır. "Edebiyat, artık eskisi gibi düşünceli bir hareketsizlik, istiğrak ve uyku değildir. Hummalı bir uykusuzluk, bir ileriye atılış, tehlikeli bir sıçrama, tokat ve yumruktur." Bu tırnak içinde yazdığım cümleyi aynen Marinetti'nin kitabından aldım.

Tabiatta hiçbir şey durmaz, her şey kımıldar, koşar, çabucak değişir. Bu müthiş canlılığı taze taze yakalamak ve anlatmak lazımdır. Akıl, zeka, muhakeme işe karışırsa canlılık bırakmaz. "Dinamik" bir halde olan ihsaslar, "statik" bir hale düşer, yani ölür. 

Bunun için, fütürist bir ressam gözüyle bakılınca "Bir insan yüzü asla hareketsiz değildir. Görünür ve kaybolur. Koşan bir atın dört ayağı değil, yirmi ayağı vardır." Fütürist bir ressam için mesafe yoktur. "Filhakika, diyorlar, elektrik lambaları altında yağmurla ıslanmış bir kaldırım, küre-i arzın merkezine kadar oyulur, delinir." O halde pek tabiîdir ki, tamamıyla zihni bir tertip ve nizam demek olan "menazır" kaideleri, edebiyattan "sarf ve nahiv"in kovulması gibi, resimden dışarı atılmalıdır. 

Yine fütürist ressamlar beyannamelerinde diyorlar ki:

"Birkaç misal zikredelim. Yürüyen bir otobüs içindesiniz. Etrafınızdaki on altı kişi, zaman zaman ve aynı zamanda, bir, on, dört, üç görünür; bazı hareketsizdirler ve bazı yerlerini değiştirirler; giderler, gelirler, sokağa sıçrarlar, birdenbire güneşle kemirilerek kainatın ihtizazına sabit bir işaret teşkil ediyorlarmış gibi, tekrar gelir, önünüze otururlar. 

Otobüs evlerin üstüne atılır, evler de otobüsün üstüne atılır ve birbirine karışırlar. Ressam bütün hareketlerin dışında, bakıcı ve seyirci vaziyetinde değil, ta ortasında olmalıdır. Biz ne pahasına olursa olsun hayata girmek istiyoruz."

O kadar istiyorlar ki beyannamelerinin beşinci maddelerinde şunu ilan ediyorlar: "Mücedditleri kurşunlamak için kullanılan "Deli" sözünü biz şerefli bir unvan telakki ederiz."

Edebiyatta ve resimde hayallerin gayr-i akli olarak birbirine karışmasını isteyen fütürizm, musikide de tam bir "polifoni" yani müşterek ses taraftarıdır. Şimdiye kadar bütün orkestrasyonlarda, tam bir "polifoni" yapılmamıştır. Orkestra, fasılasız hareket halinde, sesli bir kainat olmalıdır.

"Musiki, halk yığınlarının, büyük sanayi tezgahlarının, trenlerin, transatlantiklerin, zırhlıların , otomobillerin ve tayyarelerin ruhunu terennüm etmelidir." 

İşte fütürizmin basit, fakat cesur, hatta küstah estetiği budur. Nazariyenin mücerret esasları, fütüristlerin iddia ettiği gibi "yepyeni" değildir; umumi fikirlerin köklerini sanat tarihinde bulmak mümkündür ve fütürizm de, bütün sanat mektepleri gibi, sanat tarihindeki vakıaların tabiî seyrinden ve tekamülünden doğmuştur. Fakat, ilk hamlenin mübalağası içinde şiddetli aykırılıklara sapmıştır. Sanat tarihi karşısında fütürizm, bundan sonraki makalenin zemini olacaktır.


Geçen makalemde izah etmeye çalışmıştım ki, fütürizm dışarı âlemden aldığımız tesirleri, aklın ve zekanın müdahalesi olmadan, vasıtasız, makine gibi kendi kendine müteharrik ve makine gibi hızlı ifade etmek sanatıdır; ve bu mümkün olduğu kadar spontane; kendiliğinden doğma bir ifadedir, bunun için zekaya düşmandır ve Marinetti, son eserlerinden birinde:

Haïssez l'intelligence!

Yani: "Zekaya garez bağlayınız!" diyor ve bunun için akıl, zeka mahsulü olan "sarf ve nahiv"i edebiyattan kaldırıyor, kelimelere hürriyet ilan ettiriyor, hatta "noktalama"nın bütün şekillerini virgülü, noktalı virgülü, bütün bu gibi işaretleri atıyor.

Herhangi bir şeyi tahlil etmek de yalnız akla ve zekaya mahsus bir ameliye olduğu için, fütürizm, kendinden evvel gelen güzel sanatları birer tahlil sanatı addediyor, fakat kendisini "terkipçi" olarak ileri sürüyor.

Her sanat eseri, zekadan ziyade, mürekkep deruni hayatımızın ifadesi olduğu için, tahlil değil, terkip mahsulüdür. Fakat psikolojik tahlil romanlarında, yahut fen kısmı galip sanat eserlerinde her iki unsur, tahlil ve terkip, derece derece bulunur. Binaenaleyh, fütürizm için terkipçi sanat ve diğerleri için tahlilci sanat demek doğru olmaz; ancak, fütürist sanatın ötekilerden biraz daha "syntetique" yani terkipçi olduğu söylenebilir; bu da, bir "bambaşkalık" değil, ancak, sanat tarihinde yeni bir merhale ifade eder.

Nurullah Atâ Bey, Marinetti için yazdığı veciz, kıvrak ve zarif bir makalesinde diyor ki:

"Marinetti, mazinin eserlerinde sadece tahlil olduğundan, halbuki sanatte sadece terkip aranacağından bahsediyor. Hakikat şudur ki sanatkarlar daima terkip yapmak istemişlerdir; hatta psikolojiye en ziyade bağlı romancıların da gayesi terkiptir. O halde Marinetti eski gayeyi bir kere daha teyitten başka bir şey yapmamış oluyor."

***

Sanatta zekanın hissesini sıfıra indirmek isteyen fütürizm, edebi teşbihlerde, "benzeyen" ve "benzetilen" arasında mümkün olduğu kadar uzak bir münasebet arar. Marinetti, "Les mots en liberte" isimli eserinde bunu ilan ediyor. Eğer, benzetme münasebeti yakınsa akıl ve zeka müdahale etmiş demektir. Misal: "Taş gibi katı", "Arslan gibi cesur" diyecek olursak, taşın katılığı, arslanın cesurluğu gibi makul ve mantıki bir "vech-i şebeh", yani benzetme münasebeti tesis etmişizdir; fakat Baudelaire gibi "ümit" mefhumunu "yarasa"ya benzettiğimiz takdirde, fütürizme oldukça yakın bir teşbih yapmış oluruz.

Emil Bouvier, edebiyatta teşbihlerin tarihini bir eserde çok güzel kısaltmış ve anlatmıştır. Ondan aynen bir parça alıyorum:

"Edebi bir mektebin teşbih oyunları, ahaliye çok munis ve yıpranmış görünür de, tazeliğini kaybederse, yeni bir mektep zuhur eder ve sermayeyi yenileştirmeye, cazip işlemelerle eski elbiseyi gençleştirmeye çalışır. Orijinal semboller, yeni teşbihler bularak ve o âna kadar ihmal edilen unsurlardan malzeme alarak buna muvaffak olur.

Fransız edebiyatına gelelim. On altıncı asırdan beri, teşbih sermayesi üç defa yenileştirilmiştir. Bu yenileşmelerin birincisine Rönesans derler: On altıncı asır müellifleri, hayallerini eski devirler tarihinden ve esatirinden aldılar. İkinci yenileşme romantik ve preromantik devirlerde vaki oldu (1760-1830): Artık yıpranan esatiri teşbihler yerine, tabiattan alınan ve tabiatın (baslra, samia, şamme, lâmise) [bunlar ne katiyen bilmiyorum] üzerine yaptığı tesirlerden iktibas edilen hayaller ikame edildi. Fakat romantik hayaller de çabuk yıprandılar; on dokuzuncu asrın ortalarında, en mükemmel mümessili Baudelaire olan realist mektep, gündelik hayatın en ihmal edilen, en tenezzül edilmeyen, küçük hakikatlerinden aldığı teşbihleri ikameye çalıştı.

Velhasıl yenilik araştırışları, teşbihleri daha ince, fakat daha karanlık bir hale getirmiştir. Hele mecazlar ve istiareler ufku bütün bütün karartmıştır." 

Klasik sanatlardan modern sanatlara doğru inkişaf eden bu safhalara bakılınca şu görülür: Sanat, bir taraftan, akli ve mantıki bir aydınlıktan, insiyaki, hissi ve hadsi "intuitive" bir karanlığa doğru gittiği gibi, aksülamel olarak en klasik devirlerin sadeliğini, safiyetini aramaya doğru da gitmektedir. Fütürizm birinci kısımdandır. Fakat gelecek yazımda da izah etmek istediğim gibi, fütürizm, maziden bütün bağlarını koparacak kadar "yepyeni, bambaşka" bir mektep değil, sadece yeni bir merhaledir, ve birçok diğer yeni nazariyeler buna benzer iddialarda bulunmuşlardır. Mesele "derece tayin etmek"tir ve şarlatanlığa, kuru gürültüye, ahmakların ağzını açtıran heyamolalara düşmeden, bu yenileşmenin kıvamını bulmaktır. 


Yirminci asrın başında ve ilk seneler zarfında, Fransa'da yeni bir sembolizm doğuyordu. "Hiçbir şeyi izah etmeden her şeyi izah etmek." Bu yenilerin düsturu addedilebilir. Geçen makalelerimde de yazdığım gibi, Fransız şiiri, bir taraftan yeniliğe doğru gittikçe, öte taraftan akli ve mantıki bir aydınlıktan uzaklaşmıştı. Hatta zamanın edebiyat muallimleri ve tarihçileri, Fransız şiirinin an'anevi parlaklığı, açıklığı, güzel aydınlığı gidiyor diye telaşa düştüler. 

Fakat 1907'ye doğru daha karışık ve karanlık bir sanat cereyanı doğdu: Kübizm. Belki tohumu Cezanne'ın resimlerinde, gövdesi Picasso'da ve dalları biraz daha yenilerin eserlerinde görülen bu yeni cereyanın iddiası, resimde, eşyanın yalnız sathını değil, üç budünü birden göstermek ve maddenin esasını, özünü, mayasını tersim edebilmekti. İşte o günden beri, sahibine hiç benzemeyen portreler, muhtelif eşyayı ve manzaraları birbirine yuğurmuş, karmakarışık peyizajlar, ve saire, bazı resim sergilerini doldurdu.

Francis Carco, istihzayı samimiyete oldukça tatlı karıştıran bir dille, kübizme ait hatıralarını şöyle anlatıyor:

"Kübizm henüz başlangıcında idi. Safsatalarla dolu pipolarımızı tüttürdüğümüz bütün atölyelerde bu harikalı keşiften başka hiçbir şeyden bahsedildiği yoktu; Kübizm.

Muallim samilerine diyordu ki:

- Bir manzara resmi yaptığın zaman, bu, her şeyden evvel bir tabağa benzemelidir.

Ve ne Picasso, ne de şakirtleri gülmüyorlardı. En aykırı esaslar üzerinde anlaşmaya çalışırken bizi bastıran şafak vaktine kadar, münakaşaların bitip tükenmediği olurdu.

Yine Picasso derdi ki:

- Eğer muşambanın üstüne bir adamın tam olarak resmini yapamazsan bacaklarını muşambanın kenarına koyarsın.

Hiçkimse ona sebep sormazdı. Ve kimimiz, yeni devrin hakikati sandığımız bu fikirlerden ilham almış olarak, kimimiz de en gizli kanaatleri bile sarsılmış bir halde, yorgun argın evlerimize dönerdik."

Edebi kökleri Salmon, Apollinaire gibi harpten evvelki şairlerde, hatta Rimbaud'nun şiirlerinde bulunan bu yeni temayüller: Kübizm, fütürizm, dadaizm, pürizm, konstrüktivizm, sürrealizm ve saire gibi isimler altında, her memlekette, hatta her sanatkarın şahsiyetine göre değişen türlü türlü bedii telakkilerle dal budak saldılar.

***

Bu yeni temayüller hangi ruhi ihtiyaçtan doğuyor? 

İnsan, akıllı bir hayvandır.

İnsanın hayvanlığı, tabii sevklerden (yahut insiyaklardan), kökleri şuursuz ve mürekkep deruni hayatımızda bulunan gizli temayüllerden örülmüştür.

İnsanın insanlığı, şuurunda, kendini bilmesinde ve düşünebilmesindedir.

İnsanın aklı ve zekası, yani insanlığı, insiyakları ve şuursuz temayülleriyle, yani hayvanlığı ile, daimi kavga halindedir.

Hem de bu insiyaklarımız, temayüllerimiz, duygularımız, ihtiraslarımız, fikirlerimiz, külçe halinde birbirine karışmış, kenetlenmiş yuğrulmuş bulunuyor. Şu halde, insanı tam olarak ifade etmek isteyen sanat, yalnız akli ve mantıki olamaz. O takdirde, yalnız, şuurumuzda vazıh olarak beliren bazı ihtirasları ve fikirleri dışarı vermiş oluruz. Halbuki bu, yalnız benliğimizin bir "parça"sıdır, "hepsi" değildir. Nasıl bir ifade bulalım ki yalnız şuurumuzun ve aklımızın aydınlık "sathını" değil, bütün ruhi ve insiyaki varlığımızın birbirine karışmış, derin, tahlili kabil olmayan ve ancak mürekkep olarak, sezişle sezilen, gizli karanlık "içini" de sanat eserlerine koyabilelim? İşte yenilerde bu iştiyak vardır. Bunun için, sanatta, akli ve hendesi ifadeye geçen asrın ikinci ortasından beri harp açmışlardır; bunun için yalnız ölçülü bir şuurdan doğma, keskin ve parlak bir fotoğraf sanatına, bir gramer sanatına düşmandırlar. Böyle bir sanat, onlar için, tabelacılık kadar basit ve kitabet vazifesi kadar iptidaidir.

Yalnız, çok dikkat edilince görülür ki, insanın zekasıyla insiyakları arasındaki bu kavga ezelidir. Bunun için "akli ve vazıh" sanatla "gayr-i akli ve müphem" sanatın kavgası, bu asırda başlamamıştır, sanat tarihi kadar eskidir. Hatta bizim edebiyat tarihimizde de, zaman zaman, "vuzuh" ve "ipham" münakaşalarına tesadüf edilir. Her devirde eskiler yenileri "ipham"la itham etmişlerdir.

Bütün bu kavgalar ve münakaşalardan ancak şöyle bir neticeye varılabilir: Sanat eseri, yalnız ölçülü, riyazi, akli ve mantıki bir ruh ameliyesinin mahsulü olamaz; o takdirde mürekkep deruni hayatımızı ifadeden âciz kalır ve tahta gibi kuru, basit, ölçülü bir sanat olur. "Vuzuh"u kuruluğa götüren böyle bir sanat her ölen edebi devrin can çekişme zamanlarında hep müşahede edilmiştir. 

Bunun aksine olarak, zekanın müdahalesinden tamamıyla mahrum, sayıklama halinde, rabıtasız, abuk sabuk bir ifadeden ibaret sanat da, hezeyandır, gayr-i beşeri ve sahtedir.

Sanat eserinde şuurun ve zekanın derecesini, ayarını, kıvamını bulmak! İşte ezeli ve ebedi bir bediiyat davası. Bu işi de, tamamıyla zihni birer mahsul olan "mektep"ler ve "nazariye"ler, "sistem"ler halledemez. Sonunda "izm" olan bütün cereyanlardan sakınınız. Bu kıvamı sanatkar bulur ve nazariyesiz, şuursuz olarak bulur. Sanat eseriyle ifade eder. En iyi yemekler gibi, en iyi eserlerin de terkibi meçhuldür, reçetesi yoktur. Bu kararı, bu kıvamı, sanatkarın sezişi tayin eder.

İşte Marinetti ile münakaşamızın en mühim esası bu idi. Gelecek yazımda da bunu anlatacağım. Şimdiden haber vereyim ki, bu noktada kendisiyle ittifak etmiş bulunuyoruz.


M. Marinetti ile genç münevverlerimizden bir zümrenin görüşüp konuşmalarına vasıta oldum! Burhan Ümid'e rica ettim, evinde hususi bir toplantı hazırladı ve M. Marinetti ile zevcesini oraya çağırdık.

Fütürizm hareketinin mübeşşiri, elli yaşlarında bir adamdır: Hiçbir kelime söylemediği ve kımıldamadığı anlarda bile, içinden, kendi kendine şiddetli bir münakaşa halinde imiş gibi, etli ve yuvarlak yüzü kızaran, gözleri parlayarak dışarıya taşan bir adam. Hiç kabına sığamayan bu keskin ruh, en sakin biz zihni ameliye ile muhakeme edilmesi lazım gelen, mücerret, akli mevzularda bile bir mürahik coşkunluğu gösteriyor. Kuvvetli sesi, içine sıkışmış barut gibi ruhunun bir patlayışıdır. Belki de ben onu heyecanlı bir anında tanıdığım için yalnız bu taşkın halini görebildim; ve belki de onun her mütefekkir gibi tam bir zihni sükun içinde, zekasını ihtiraslarından ayırarak düşünebildiği anlar vardır. 

Kendisine ilk açtığım bahis şu oldu: Kitaplarında zekayı inkar ediyor ve bu kuvvetin yerine, "seziş" diye tercüme edebileceğimiz "intuition" hassasını koyuyor. Yani sanatkar zekasıyla değil, sezişiyle bulur. Fakat bu "seziş" kelimesinden Bergson'un anladığı manayı kastetmediğini de kitabında yazıyor ve müphem bir tarif yapıyor.

Kendisinden izahat istedim:

Bu "seziş","zeka","şuur","intellekt-zihin" tabirlerinden ne anlıyor? Bu kelimeler üzerine kurulan bir bediiyat nazariyesi, herhangi bir fikir ihtikarına yol açmamak için, her tabirin hakkını vermek mecburiyetindedir ve ilave ettim ki, nitekim, kendisinin eserlerinde bu kelimeler pek müphem manalarla kullanıldıkları için, bir takım tenakuzlar göze çarpmaktadır. Mesela zekayı inkar eden fütürizm, tamamıyla zeka mahsulü olan makineyi kendine mefkure yapmıştır; grameri inkar etmekle beraber, birbirleriyle, manaca mantıki rabıtaları olan kelimelere büyük kıymet verdirmiştir. Her kelime bir şuur ve zeka mahsulü olduğuna göre fütürizm kendine ihanet ediyor demektir.

M. Marinetti, ıstılahlara ve tabirlere tam birer medlül tayin etmek mümkün olmadığını söyledi. Bu hususta ben kendisini kuvvetle tasdik ettim. Filhakika, manevi ilimlerde, mesela ruhiyatta, şuur ve şuurun dereceleri hakkında, asla değişmeyen, mutlak tarifler yapmak imkanı yoktur. Nitekim, Marinetti de, "Başıboş Kelimeler" ismindeki eserinde, fütürizmin bir sistem olmadığını söylüyor. Şu halde bu nazariye, evvela bir nazariye değildir, tefsire tâbidir, tenakuzlarla doludur, mutlak bir vahdeti yoktur ve sonundaki "izm" edatı fazladır. Fütürizm hareketine bir tecrübe, yahut bir müsvedde nazarıyla bakmak lazımdır.

M. Marinetti, makineyi bir zeka mahsulü telakki etmediğini söyledi. Ona göre makine riyazi bir kafanın buluşu değil, sanatkar bir ruhun sezişidir, tamamıyla "intuition" mahsulüdür. Ben de bu sezişin tasavvufi bir marifet vasıtası olduğunu, binaenaleyh, kendisinin medeniyeti çok tasavvufi bir görüşle anladığını söyledim. Böylece, fütürizm hareketinin mübeşşiri, tamamıyla inkar ettiği mazinin ve şarkın tefekkür tarzını kabul etmiş oluyordu.

Dostum şair ve ressam Arif Dino, zekasız bir sanat eserinin ahmaklıktan ne farkı olduğunu sordu. Marinetti kendisini gülünç bir vaziyette bırakması lazım gelen bu gibi suallere alışıktı, gülüyordu, ahmak veya deli farz edilmeye ehemmiyet vermediğini hissettiriyordu. Fakat onun bu kayıtsızlığı, ezeli suale bir cevap olabilir miydi?

M. Marinetti, harp tasvir eden bir şiirini okudu. Ressam Abidin Dino, bu şiirin ancak şairin ağzında canlandığını ve kağıdın üzerinde, cansız kelimelerden mürekkep ölü bir yığın teşkil ettiğini söyledi. Sonra, hep birden, şu nokta üstünde konuştuk: Madem ki bu şiir bir harp tasvir ediyor; bütün kelimeler, heceler, lafızlar, taklitli sesler bize bir harp fikri vermek için, makul bir mevzu etrafında sıralanmıştır; öyle ise, nazariyenin iddiası hilafına, bu şiir, tamamıyla akıl, mantık, zeka, şuur mahsulüdür. Eski eserlerden bir farkı varsa, o da zarf, lahika ve fiil kullanılmamış olmasıdır. Bu da esasa ait bir fark değildir. Hatta, biz kelimeleri birbirine fiillerle bağlamaya alışmışızdır, bunu adeta mihaniki bir kolaylıkla yaparız, şiirden bu alıştığımız unsurları çıkarıp atmak için, şairin iki misli zeka sarf etmesi lazımdır, o halde bu eser, tamamıyla zihni bir gayret mahsulüdür.

Yine bu nokta etrafında, isimlerini burada yazmaya mezun olmadığım münevver hanımlarımız da münakaşaya iştirak ettiler. M. Marinetti, belki şiir yazmakta muvaffak olamadığını söyleyerek, itirazlara tevazuyla mukabele etti.

Fikret Âdil Bey, maziyi inkar ve yalnız atiyi kabul eden fütürizmin "bugün"le alakasını anlamak istedi; Selim Nuh Bey, fütürizmin siyasi ve içtimai tarafı üstünde durdu. Tamamıyla "sol" bir cereyan olan bu nazariyenin faşizm gibi "sağ" bir hareketle nasıl birleşebileceğini sordu.

M. Marinetti, faşizmin yeni bir hareket olduğunu ve muhafazakar bir cereyan telakki edilmemesi lazım geldiğini iddia etti. Fakat Roma kayserlerinin ruhunu yaşatmak isteyen faşizmin nasıl yeni ve sol bir hareket olabileceğini pek anlayamadık.

Nihayet, M. Marinetti, fütürizmin mutlak esasları olmadığını ve yalnız istikbale ait bir iştiyak ifade ettiğini, bu nazariyenin de istihale ve tekamül ederek tabiî kıvamını bulacağını itiraf etti. Böylece, nazariyenin aykırı taraflarını beraberce kesip attık. Üst tarafında da münakaşaya değer bir şey kalmıyordu ve sanat tarihindeki tabiî tekamülleri inkar edecek kadar, hiçbirimiz muhafazakar değildik.

Ayrılırken ellerimizi sıkan M. Marinetti:

- Aynı fikirdeyiz! dedi.

Ve bu münakaşanın doğurduğu ittifak, hepimizde iyi ve müspet bir tesir bıraktı.


Yorumlar

Popüler Yayınlar