Ruhbanlığa ve Taklide Savaş Açmak: Zahirilik



 "... bir ruhbâniyyet ihdas ettiler ki, onu onların üzerlerine yazmamıştık, ancak Allah'ın rızasını aramak için onu iltizam ettiler. Sonra da ona hakkıyle riayet etmediler..." (Hadid 27) "Dillerinizin yalan vasfetmesi ile: 'Şu helaldir, şu haramdır' demeyin; aksi halde Allah'a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah'a yalan uyduranlar asla kurtulamazlar." (Nahl 116) İslam tarihi boyunca İslam toprakları, sayısız mezhebe ev sahipliği yapmıştır. Fakat bu yazıda amacımız bu mezhepleri fıkhî bir alana daraltarak değerlendirmek. Bugün "Dört Mezhep" olarak bilinen bu kalıbın tarihsel bir kurmaca olduğu su götürmez bir gerçektir, tarihte selef döneminden birçok zatın örnekliğinde gelişen ve dönüşen fıkıh mezhepleri varolagelmiştir. -Belirtmekte fayda var, yazımız yalnızca Sünnî geleneğin fıkıh tarihini içeriyor. Sevriyye, Evzaiyye, Leysiyye bunlardan bazılarıdır. Mamafih bugün aktarılagelen 4 mezhebin birbiriyle kardeş olduğu söylemi de gerçeği ifade etmemektedir. Örneğin Hanefîlik ile diğer mezhepler arasında tarih boyunca fıkhın yanısıra itikadî bir çekişme yaşanmıştır. Yahut Malikîlerin Medine Ehlinin Amelini üstün bir fıkıh kaynağı olarak değerlendirmeleri diğer mezheplerden yoğun eleştiri almalarına sebep olmuştur. Böyle sayısız tartışma sıralanabilir. Biz ise bu yazımızda biricik bir mezhebi ele alacağız: Zahirîlik. 

Bu mezhep ismini bir kişiden değil, hukukî metodolojisinden almaktadır. İlk dönemlerinde katı bir Şafiî olan İsfahanlı Davud bin Ali, sonraki yıllarda taklid, kıyas, rey, istihsan gibi tüm kavramları batıl sayarak yalnızca nass'ların (Kur'an, Sünnet, Sahabe icması) zahirini esas alan, sınırları net ve keskin bir metodoloji geliştirdi. Birçok meselede ana akımdan bambaşka düşünmüştür. Örneğin kadınların farz veya nafile fark etmeksizin namazda imam olabilmeleri, faizin yalnızca altı şeyde olması gibi. 

Bağdat'ta vefat ettikten sonra yerini büyük bir şair olan oğlu Muhammed aldı. Edipliğinin yanısıra büyük bir fakihti. Zahirî mezhebi onun döneminde en büyük üçüncü mezhep konumuna gelmişti. Muhammed bin Davud hakkında iki önemli meseleyi dile getireceğim. İlk ve en önemlisi bir şiir kitabı olan "Kitabü'z Zehre" (Çiçek kitabı) hakkındadır. Kitabın konusu aşktır ve eski filozofların bu konudaki görüşlerinden de uzun uzadıya bahsedilmiştir. İmam Muhammed, "Kim aşık olur da iffetli davranıp aşkını gizler ve bu sebepten ölürse şehit olarak ölür." hadis-i şerifinden çok etkilenmiş ve bu kitabı kaleme almaya karar vermiştir. Ancak Muhammed bin Davud bu kitapta yaşıtı olan bir erkeğe aşkını ilan eder ve bu Bağdat'ta herkesin bildiği bir olaya dönüşür. Hatib'ül Bağdadi bu olaydan uzunca bahseder. Şehvet ve iffetsizliği yerip platonik aşkla pişen bu fakihin aşkından şehit düştüğü anlatılır. 

Hayatındaki ikinci büyük olay ise başka bir âşık olan Hallac-ı Mansur ile yaşadıklarıdır. Büyük bir sûfi şehidi olan Hallac'ı ölümünden önce itham eden ulema heyetinde Muhammed bin Davud başı çekmektedir. 

Zahirî mezhebinin ana prensibi taklid karşıtlığıdır. Onlar bir kişiyi körü körüne taklid etmeyi, bir mezhebe taassup ile bağlanmayı reddederler. Zahiriler, her insanın gücü ölçüsünde delilleri değerlendirmesi gerektiğinden bahseder, âlim ve avam ayrımını silikleştirirler. Bu yüzdendir ki tarihte Zahirî olmak halkın elit kesimlerine daha çok hitabetmiştir. Eğitimli, yönetici kesimler bu mezhebe sempati ile yaklaşmışlardır. Zahirî Fıkhındaki en çarpıcı şey, temel kaynaklarda geçmeyen meselelerde takındıkları tutumdur. Nasslarda yer almayan konularda mantıksal analojilere, kişisel görüşlere hatta örfe başvurmaksızın bu meseleleri doğrudan mübah sayarlar. Tam da bu yüzden özellikle kıyasa başvuran mezhep ulemasından birçok konuda ayrışmışlardır. Her ne kadar Zahirîler, aşırı literalist -ki bu adlandırma yanlıştır, textualist (metinselci) olarak anılsa da dinî açıdan hakkında nass bulunmayan her konuyu ibahâ alanına ait görmeleri sebebi ile fıkhî esneklik gösterirler. Bu nedenle bazı akademisyenler seküler bir zemin oluşturduklarını söyleseler de kavramın tanımı gereği bu iddia doğru olamaz. Zira, Zahiriler dünyevi işleri ilahî olandan bağımsız görmezler. Yalnızca hakkında açık hüküm bulunmayan meseleleri haram ilan etmekten çekinirler. 

Zahirîlik altın çağını Endülüslü âlim İbn Hazm ile yaşamıştır. İbn Hazm, Endülüs sarayında yetişmiş bir kimseydi; tıp, şiir, ilm-i nesep, fıkıh ve hadis gibi birçok konuda uzmandı. İlim eğitimine çok geç başlasa da kitaplara olan düşkünlüğü sayesinde çok kısa bir sürede uzmanlaşmayı başardı. Birçok Zahirî gibi o da şiire ve edebiyata çok düşkündü. Endülüs'ün ünlü kadın şairi Vellede'nin şiir meclislerinin müdavimiydi. Muhammed bin Davud gibi onun da aşk üzerine "Güvercin Gerdanlığı" isminde bir eseri vardır. Beşerî aşkın inceliklerinden bahseder. İbn Hazm da mezhep mutaassıplarının hışmına uğramış ve Endülüs'teki siyasi çalkantıların kurbanı olmuştur, meydanda kitapları yaktırılmış ve ev hapsine alınmıştır. 

El Muhalla; İbn Hazm'ın fıkhî şaheseridir, bu kitapta birçok fıkhî mesele hakkındaki hükümlerini derlemiştir. Biraz bu hükümler üzerinde durmak istiyorum. İbn Hazm, kadınlar ile alakalı birçok hususta bugünden bakınca oldukça marjinal görülebilecek bazı fikirler ortaya atmıştır. Hür kadınlar ile cariyeler arasında avret ayrımı olmadığını, kadınların nebî olabileceğini, bazı kadın nebîlerin bulunduğunu, kadınların kadılık, bakanlık gibi görevlerde bulunabileceğini, hanımını döven erkeğe kısas gerektiğini, yemek yapma, temizlik gibi ev işlerinin kadınların görevi olmadığını, kadınların erkeklere eşit olduğunu, kadınların şarkı söyleyebileceğini ve bunun dinlenebileceğini savunan İbn Hazm, bütün bu sonuçlara hiçbir toplumsal amaç olmaksızın salt sıkı bir metodoloji ile ulaşmıştır. Fakat İbn Hazm'ın bu görüşlerini ilerlemeci bir tarih anlayışı ile okumak Zahiri metodolojiyi kavrayamamak demektir. Zira aynı İbn Hazm, evlenmenin tüm müslümanlar üzerine "farz" olduğunu ve babanın kızını mutlak olarak evlendirme yetkisi olduğunu da söylemiştir. İbn Hazm’ın müzik konusundaki cevaz fetvası çok meşhurdur ve bu konudaki görüşleri, müzik konusundaki rivayetleri zayıf değerlendirmesine dayanır. Şüphesiz İbn Hazm, Haccac'ın kılıcına benzetilen sivri diliyle bilinir ve mücadelesini doğru bildiği her şey adına sürdürmüştür. İbn Hazm'dan sonra bu mezhep Endülüs'te birçok şair, entelektüel, yönetici eliyle yayıldı, hatta Almoravid Devleti'nin resmî mezhep anlayışı hâline geldi. 

Tasavvufun büyüklerinden, Batın Ehlinden Endülüslü Muhyiddin İbn Arabî'nin de fıkıhta tamamı ile Zahiri mezhebine bağlı bulunması günümüzde bir çok kimseyi şaşırtabilir. Hatta İbn Arabi için bu "Zıtların Birliği" kaçınılmaz ve gereklidir. O, bu durumu bir zıtlık olarak görmez tam aksine bu iki bakış açısı birbirini mükemmel bir şekilde tamamlar. İbn Arabî'nin fıkıhta müctehidlik makamında olduğu ve bu konu hakkında birçok eser verdiği yeterince açıktır. Üstelik bu durum tek örnek değildir, Hallac-ı Mansur'un İmam Ahmed'in mezhebinin bir takipçisi olduğu da mâlumdur. 

14. yüzyıla kadar bu mezhep Suriye, Mısır ve Endülüs'te (Endülüs’te daha fazla) yaşam sürdü. Memlükler devrinde Zahirî bazı kimselerin siyasî bir darbe girişiminde (Halifenin Kureyşliliği üzerinden) bulunduğu da tarih kitaplarında kayıtlıdır. Fakat bu yüzyıldan sonra zaten uzun bir süredir kurumsal, politik hale gelmiş olan fıkıh alanı tamamı ile devletlerin tekeli altında bir siyaset-i şeriyye aracına dönüştürüldü. Ulema toplumsal bir sınıf olarak aynı Yahudi ve Hristiyanlar gibi politik, ekonomik imtiyaz sahibi oldu, malları dokunulamaz oldu. 18. yüzyılda bu çürümeye karşı verilen birtakım tecdid hareketleri aynı zamanda İslam toplumunda yaygınlaşan çarpık mezhep anlayışını da düzeltmeye çalışmıştır. Özellikle Hindistan, Necd gibi bölgelerde ortaya çıkan bu hareketler bazı başarılara ulaşsa da hemen ardından bu çarka dâhil oldular. Zahirî Mezhebi günümüzde neredeyse ölü olsa da mezhebin lazımı gereği insanlar ölse de metodoloji baki kalacaktır. Günümüzde neo-literalist olarak anılan ehl-i hadisten birçok kimse Zahirîlikten ve hususen İbn Hazm'dan etkilenmişlerdir. Suud uleması, Yemenli Mukbil bin Hadi bunlardan bazılarıdır. Fakat günümüzde bu mezhebi yaşatan tek âlimden bahsetmeden edemeyeceğiz: Ebu Abdurrahman ibn Akil Ez-Zahiri. 

Riyad yakınlarındaki Şakra kentinde dünyaya gelen bu alim, Zahirî geleneği bütün yönleriyle yaşatmaya devam ediyor. Şiir ve edebiyat uzmanı, etnograf, eleştirmen, felsefeci, hukukçu olan İbn Akil gerçek bir hezarfen olup çalışmalarıyla bir çok ödüle layık görülmüştür. Batı felsefesinden -özellikle Descartes, Kant ve Hume'dan- etkilenmiş ve birçok konuda sayısız eser, şiir ve köşe yazısı kaleme almıştır. Umarız ki bu çok yönlü, latif Zahirî gelenek İslam dünyasında yaşamaya devam eder. 

Zahirilik meselesini tartışmaya açma sebebim İslam Orta Çağına ve bu çağdaki toplumsal yaşama daha objektif, ön yargılarımızdan bağımsız bakabilmeyi bir nebze göstermek. İslam dünyasındaki politik ve buna bağlı ekonomik krizler (Haçlı Savaşları, Moğol istilası ve kolonyal işgal), şüphesiz toplumsal yaşamı, cinselliği, estetiği ve daha nice unsuru içten içe -gerek bu krizlerle mücadele uğruna, gerek mevcut krizin yarattığı kaotik, sefil ortama adapte olmak için- dönüştürdü. Bu dönüşüm yalnızca toplumun bakışını, örfü değiştirmedi; İslam hukukunu, usûlünü ve bu hukukun ontolojik niyetlerini de dönüştürdü. Maalesef yakınçağda, hatta günümüzde bu kritik eşikler bilinse de bu tarihsel kırılmaların din anlayışında yarattığı çatlaklar kimse tarafından sezilmedi, aksine bu çatlaklar dinin "normal"i, ehl-i sünnet olmanın "gereklilik"leri olarak addedildi. 

Elbette ki bu algıların sahteliğini kavrayabilmek için İslam Ortaçağını, İslam Hukukunu ve tasavvufunu illa Zahiriliğin penceresinden okumamız gerekmez. Orta Çağ'a bakışımızın Viktoryen bir Ahlakçılıkla sonradan kurgulandığını kanıtlamak için heterodoks bir çok anlayışı örneklendirmek pek çok kimse için yeterli gelirdi. Ancak biz Ortodoks, Ehl-i Hadis, Sünnî Gelenekten söze başladığımızda bu birçokları için daha şaşırtıcı olacak ve sıkı sıkıya nasslara bağlı olan ekollere bakışımızın da sayısız çelişki barındırdığını fark ettirecektir. Neticede sıraladığımız bütün bu isimler hâlâ Sünnî gelenekte derin izleri bulunan ve adları anıldığında rahmet ile anılan kimselerdir. (Davud ez-Zahirî, İbn Rahuye'nin öğrencisidir; bununla birlikte onun bir diğer öğrencisi olan büyük hadisçi İmam Buhari'nin de Şafiî-Zahirî çizgisi arasında bir yerde bulunduğu varsayılır. Taberî, Şevkanî, Makrîzî, Elbanî, Takiyüddin el-Hilalî gibi isimler de doğrudan Zahirî olmasalar da bu ekolden çok etkilenmiş ve usûllerinde neredeyse aynîleşmişlerdir. 

Allah beni, andıklarımızı ve bütün müslümanları affetsin.

Yorumlar

Popüler Yayınlar